AK Parti MYK sonrası dikkat çeken dış politika mesajları: Ateşkes kalıcı barışa dönüşmeli
Giriş Tarihi:28 Nisan 2026 10:35 Son Güncelleme:28 Nisan 2026 18:36
AK Parti Sözcüsü Çelik'ten Macron'un Türkiye karşıtı sözlerine tepki: Yanlış tavır
Macron'un ifadelerine tepki! AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik açıklamalarda bulundu: İsrail Gazze'yi unutturmaya çalışıyor!

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, MYK Toplantısı sonrası gündeme ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Uluslararası topluma çağrıda bulunan Çelik, "ateşkesin barışa dönmesi desteklenmeli. Cumhurbaşkanımız barış için mesai harcıyor." dedi. Macron'un Türkiye karşıtı sözlerine de tepki gösteren Çelik, "doğru tavır değil, son derece yanlış" ifadelerine yer verdi.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik, AK Parti Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen MYK toplantısı hakkında basın açıklamasında önemli konuları ele aldı. Çelik, İsrail'in Gazze'yi unutturmaya çalıştığına dikkat çektiğini belirtirken, Macron'un sözlerine de tepki gösterdi.
Ömer Çelik'in açıklamalarından öne çıkan satırbaşları şu şekilde:

Dün 27 Nisan Muhtıra Teşebbüsü’nün yıl dönümüydü. O şekildeki karanlık günlerden, vesayet günlerinden bugünlere gelen mücadele çok büyük hikâyeler, çok büyük fedakârlıklar, çok büyük bedeller, çok büyük meydan okumalara verilen cevaplar ve cesaretler içeriyor.
Dolayısıyla aynı zamanda bütün bu zorlukların içerisinde yapılmış çok büyük hizmetler ve devrimci dönüşümler var. Bunun tabii bir anma programıyla ele alınması mümkün değil ama bir şekilde bunların içinden seçim yapacağız.
Tabii ikinci bir konumuz da Türkiye’nin, Türkiye Yüzyılı’nın önümüzdeki 25 yılına bakan bir perspektif ortaya koymasıdır. Sayın Cumhurbaşkanımızın değerlendirmeleri olacaktır. Dolayısıyla 25. yılla ilgili hazırlıklara şimdiden başlamak üzere MYK’mız bunu değerlendirmeye almıştır. Terörsüz Türkiye gündemimizde ve bu mesele MYK’mızda değerlendirilmektedir. Bir diğer konuda ise meclis çalışmalarını değerlendirip MYK gündemini bu şekilde tamamlayacağız.

"27 NİSAN'DAKİ MIHTIRA TEŞEBBÜSÜNÜN YIL DÖNÜMÜYDÜ"
Bahsettiğim gibi dün 27 Nisan’daki muhtıra teşebbüsünün yıl dönümüydü. Bu muhtıra, darbe mekaniği açısından Türkiye’de seçilmiş iradenin milletten aldığı gücün yaralanması ve işlevsiz bırakılması bakımından çok çirkin bir geleneğin, siyaset karşıtı bir geleneğin maalesef önemli enstrümanlarından biriydi. 27 Nisan’da da bu ortaya konulmaya çalışıldı. Fakat Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir başbakan, Sayın Cumhurbaşkanımız ve bir hükümet, AK Parti hükümeti buna direnerek muhtıra haline getirilmek istenen girişimi bir kâğıt parçasına çevirdi. Bu, Türkiye’nin demokrasisi ve sivil siyasi tarihi açısından devrimci bir dönüşümdür. Dolayısıyla bunun çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Türkiye siyasetinin ve demokrasinin üzerindeki çirkin bir uygulamanın vesayetinin bitirilmesidir.
"AVRUPA BİRLİĞİ BU KRİZLERDE BİR BÜTÜN OLARAK HAREKET ETMİYOR"
Tabii yine siyasi olarak bir değerlendirme yaptık. Dış politikadaki gelişmeleri yakinen takip ediyoruz. Biliyorsunuz, gerek Rusya-Ukrayna savaşı, gerek Gazze konusu, gerek diğer kriz alanları ve şu anda İran konusu olmak üzere pek çok ittifak sistemi arasında ülkeler arasındaki ittifaklar çatlar, NATO ile ilgili tartışmalar yaşanırken Avrupa Birliği kendi içerisinde pek çok tartışma yaşıyor. Avrupa Birliği bu krizlerde bir bütün olarak hareket edemiyor. Tabii AB Komisyon Başkanı Von der Leyen’in çok talihsiz bir açıklaması oldu. Türkiye’yi de içine katarak bazı ülkeleri zikrederek bunların Avrupa’ya nüfuz etmesinin engellenmesi gerektiğini ifade etti ve Avrupa bütünleşmesinin bu şekilde sağlanması gerektiğini söyledi. Tabii bu, Avrupa Birliği’nin şu anda niçin bu hâlde olduğunu gösteren çok temel bir açıklamadır. Yani Türkiye gibi AB’ye aday bir ülkeyi karşıt konumda değerlendirmek, göç ve güvenlik konusunda sürekli kapımızı çalanların zihniyetini göstermesi bakımından çok önemlidir. Tabii bu bir sır değildi ancak gerek fasılların müzakere edilmesine dönük fanatik uygulamalar, kurala dayanmayan yaklaşımlar, gerek diğer konulardaki ilerlemelere dönük tıkanmalar aslında bir Aydınlanma Avrupası yaklaşımına değil, bir Hristiyan kulübü Avrupası anlayışına işaret ediyordu. Biz de bu konuda uyarılarımızı yapıyorduk. Şimdi bunun sonuçlarıyla sadece Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri karşı karşıya gelmiyor. Avrupa Birliği bunu Rusya-Ukrayna Savaşı’nda yaşıyor, kendi çelişkilerinin doğurduğu sonuçları görüyoruz. Gazze konusundaki savrulmalarını görüyoruz. İran savaşı konusundaki etkisizliklerini ve işlevsizliklerini görüyoruz.

"AVRUPA BİRLİĞİ EKONOMİK GÜÇ OLDU AMA HİÇBİR ZAMAN SİYASİ BİR GÜÇ OLMADI"
Tabii burada sorulması gereken şey Ursula Von Der Leyen’e yöneliktir. Bir AB Komisyon Başkanı olarak bir aday ülkeye dönük bu çifte standardın ideolojik temelleri nedir diye sormak gerekir. İkincisi de her zaman söylenir, Avrupa Birliği bir ekonomik güç oldu ama hiçbir zaman bir siyasi güç olamadı. Bir stratejik güç haline gelemedi. Bugün de görüldüğü gibi NATO meselesinde kendi güvenliğini bile sağlayamayan bir birlik durumundadır. Bütün bunlar tartışılırken onların aday ülke olan Türkiye’nin etkisini engellemeye dönük bir tutum içine girmesi Avrupa Birliği’nin neden bu halde olduğunu açıkça göstermektedir.
Bir diğer konu da şudur. Madem Türkiye bütün Balkanları ve Avrupa’yı domine edecek kadar büyük bir güçtür, normal bir siyasi akıl Türkiye ile iş birliği yapmayı gerektirir. Bu kadar büyük bir güç olduğunu aslında Ursula Von Der Leyen söylediklerinin satır aralarında itiraf etmektedir. Bu itirafıyla aslında büyüyen ve ilkelere dayanan bir Avrupa’dan değil, küçülen ve kendi bürokrasisine gömülmüş bir Avrupa’dan bahsetmektedir. Ancak Türkiye’nin diğer ülkelerden farkı, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday bir ülke olmasıdır. Onu bu kadar güçlü görüyorsanız, Balkanları domine edecek kadar etkili kabul ediyorsanız, o zaman doğru olan bu aday ülkeyle iş birliği yapmaktır. Bu vizyondan çok uzaklar ama bu vizyona ulaşmalarını temenni ediyoruz.
Yine diğer bir konu, biz Netanyahu ve onun katliam şebekesinin fanatizminin sadece Müslümanlarla sınırlı olmadığını, insanlığın tüm unsurlarına karşı yöneldiğini ifade ediyorduk. Önceki basın toplantılarımda kıyamet kilisesinde yapılacak ayinin nasıl engellendiğini dile getirmiştim. Şimdi de Lübnan’da İsrail askerinin Hz. İsa’ya ait bir heykeli parçalamasındaki nefret doğal olarak Hristiyan âleminin tepkisini çekmiştir. Burada görülmesi gereken şey, tamamen ideolojik bir motivasyonla ve fanatik bir dini yaklaşımla hareket eden bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzdur. Bunların ne Müslümanların değerlerine ne de Hristiyanların değerlerine saygısı vardır. Bu yüzden insanlık ittifakı diyoruz. İnsanlık ittifakının topyekûn bu fanatizmi durdurması gerektiğini ifade ediyoruz. Bu arada Papa Franciscus’un savaş karşıtı ifadelerinin son derece dikkat çekici olduğunu belirtmek isterim. Kayıtlara geçsin diye söylüyorum. Bir Katolik din adamı olarak bu savaşa karşı olduklarını ifade ederken dört ölçüden bahsetmektedir. Birincisi, bir savaş için adil bir neden olmalıdır. İkincisi, doğru bir niyet olmalıdır. Üçüncüsü, savaş son çare olmalıdır. Dördüncüsü ise orantılı araçlar söz konusu olmalıdır. Anlaşıldığı üzere burada yürütülen savaşların Gazze’de, Lübnan’da ve İran’da gayrimeşru olduğu ifade edilmektedir. Bunun Hristiyan din adamları tarafından dile getirilmesinin son derece kıymetli olduğunu belirtmek isterim.

Aynı şekilde Kudüs’ün statüsünün korunması konusunda da insanlık cephesinin, insanlık ittifakının ortak hareket etmesi gerektiği her olayla birlikte bir kez daha görülmektedir. Tabii İran savaşıyla ortaya çıkan tabloyu, ABD ve İsrail’in haksız ve hukuksuz bir şekilde İran’a yaptığı saldırının ardından oluşan durumu yakından takip ediyoruz. Ateşkes sağlandı ancak İslamabad’daki müzakereler henüz istenilen şekilde ilerlemiyor. İslamabad’daki müzakerelerin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi gerektiğini ve ateşkesin kalıcı barışa dönüşmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Kesinlikle tekrar savaşa dönülmemelidir. Bu savaş haksız ve hukuksuzdur. Hiçbir şekilde daha büyük insani trajedilere yol açılmamalıdır. Uluslararası toplum da ateşkesin tamamen barışa dönüşmesine güçlü bir destek vermelidir.
"İRAN'IN TALEP ETTİĞİ TAZMİNATLAR VARDIR"
Burada tabii birçok konu bulunmaktadır. Zenginleştirilmiş uranyum meselesi vardır. Hürmüz konusu vardır. İran’ın talep ettiği tazminatlar vardır. Bu haksız saldırganlığın sona ermesi için atılması gereken adımlar bulunmaktadır. Güvenlik garantileri söz konusudur. İsrail saldırganlığının bundan sonra devam etmeyeceğine dair garantilerin nasıl oluşturulacağı çok önemlidir. Ancak tüm bunlar masada çözülebilir konulardır. Bu nedenle İslamabad’daki müzakerelerin devam etmesi, tekrar savaşa dönülmemesi ve ateşkesin kalıcı barışa dönüşmesi için uluslararası toplumun tam destek vermesi gerekmektedir. Tabii tüm bu gündemler içerisinde asla unutmamamız gereken konu Gazze’dir. İsrail, Lübnan’a saldırarak, başka yerlerde krizler çıkararak ve İran’a saldırarak Gazze’yi unutturmaya çalışmaktadır. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının yakından takip edilmesi gerekmektedir. Litani Nehri’ne kadar olan bölgede bir milyondan fazla kişi yerinden edilmiştir. Bu bölge hem hava hem de kara harekâtlarıyla işgal edilmektedir. İsrail işgalciliğine devam etmekte ve Lübnan’da hem insanları öldürmekte hem de tarihi değerleri tahrip etmektedir ve savaşın büyümesi için her türlü kışkırtıcılığı yapmaktadır. Burada insani felaket giderek büyümektedir. Ateşkes çağrılarına ve masa zemininin varlığına rağmen İsrail bunları dikkate almadan saldırganlığını sürdürmektedir. Bu nedenle Lübnan konusunda uluslararası toplumun yüksek bir hassasiyet göstermesi gerekmektedir.
Gazze’deki durumu da yakından takip ediyoruz. Aslında Gazze’de ikinci aşamaya geçilmesi gerekirdi ancak İsrail ilk aşamadaki yükümlülüklerin hiçbirini yerine getirmemekte ve ilk aşamayı da tahrip etmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede tek taraflı dayatmalar ve şartlar öne sürmektedir. İsrail’in Gazze’de suikastlara ve kadınlar ile çocuklar dahil sivillerin öldürülmesine son vermesi gerekmektedir. Bu, ilk aşamanın sürdürülebilmesi için gerekli en temel insani zemindir. Yine ilk aşama için mutabık kalınan yardımların Gazze’ye tam olarak ulaşması ve Refah Kapısı’nın açılması gibi hususların yerine getirilmesi gerekmektedir. Ancak İsrail bunlardan da uzak durmaktadır. Bu nedenle ikinci aşamaya geçilmesini engelleyen taraf İsrail’dir. Ayrıca Batı Şeria’ya yönelik saldırılar devam etmekte ve Batı Şeria’nın Gazze’ye benzer bir duruma sürüklenmesi için yoğun çaba sarf edilmektedir. Bunun mutlaka önlenmesi gerekmektedir.
"SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZIN MESAİSİ EN YOĞUN ŞEKİLDE BARIŞIN SAĞLANMASI EKSENİNDE DEVAM ETMEKTEDİR"
Tüm bu çerçevede değerlendirildiğinde dış politika gündeminde Sayın Cumhurbaşkanımızın mesaisi en yoğun şekilde barışın sağlanması ve diplomasi masalarının güçlendirilmesi ekseninde devam etmektedir. Bütün bu gelişmeleri değerlendiriyor ve yakından takip ediyoruz. Ülkemizin herhangi bir yerde kurulacak bir barış masası için en güvenilir liman olduğu tüm dünyanın gözü önünde açıkça görülmektedir. Bu dönemler insanlık ittifakı adına doğru ittifaklar kurmanın, doğru ilkeleri hayata geçirmenin ve kurallara dayalı uluslararası düzeni daha işler hale getirmenin zamanlarıdır. Bunun aksine hareket edenler ise daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalacaktır.
"FRANSA'NIN BU TAVRI DOĞRU DEĞİLDİR"
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, basın toplantısı sonrasında basın mensuplarının sorularına önemli açıklamalarda bulundu.
Emmanuel Macron’un özellikle Fransa’dan yaptığı bazı açıklamalar var. Yunanistan ziyareti de dikkat çekici. Özellikle Yunanistan ve Rum kesimiyle bir dayanışma içerisinde olduklarını ifade ediyor ve Türkiye’ye karşı açıklamalar yapıyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

"Şimdi tabii Fransa’nın açıklamalarını yakından takip ediyoruz. Doğrusu rasyonel bir zemine oturmuyor. NATO içerisinde müttefiklik ilişkimiz varken, ima yoluyla bile olsa başka NATO müttefikleriyle ittifak kurduğunu ifade ederken Türkiye’yi karşısına alan söylemler üretmesi son derece yanlıştır. Yine şunu unutmamak gerekir ki çok yakın zamanda hatırlıyorsunuz Sayın Macron NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti demişti. Daha sonra bu görüşünden geri adım attı. Bugün ise Türkiye’ye karşı birtakım aşırı söylemler kullanmada gereksiz bir cömertlik ve cüretkârlık içerisinde olduğunu görüyoruz Fransa’nın. Bu doğru bir tavır değildir. Bakın, Akdeniz’deki istikrarsızlıkla ilgilenmesi gerekir Fransa’nın. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın bir an evvel sona erdirilmesiyle ilgilenmesi gerekir. Suriye’de birtakım farklı grupları desteklemek yerine Suriye’nin istikrarına katkı sağlayacak bir siyasi teşvik içerisinde olması gerekir. Yine Fransa’nın Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a saldırısı karşısında daha net konuşması gerekir. Karadeniz’deki tabloyu iyi değerlendirmesi gerekir. Ama bunun yerine ne zaman bir tartışma çıksa Rum kesiminin etrafında bir bayrak göstermekten, gemi göndermekten bahsediyor. İşte Yunanistan’la ittifak kurmaktan bahsediyor. Burada şunu sormak gerekir. Bu tip tavırların Fransa’ya ne faydası var. Bu tip tavırların Yunanistan’a ne faydası var. Bu tip tavırların Akdeniz’in güvenliğine ne faydası var. Bu tip tavırların NATO müttefikliğine ne katkısı var. Bütün bu soruların cevabı olumsuzdur.
Diğer taraftan şöyle bir konu var. Yunanistan açısından bu geçerlidir. Günün sonunda herkes gidiyor, biz baş başa kalıyoruz. Dolayısıyla Yunanistan’ın Türkiye ile sorunlarını masada çözme imkânı varken sürekli olarak İsrail’den başkalarına kadar birtakım ittifaklar peşinde koşup Türkiye karşıtlığı söylemini sürekli yükseltip bundan elde edeceği nedir. Biz Yunanistan’a üçüncü ülkelerin araya girmemesini, Türkiye ile Yunanistan’ın berrak ve net müzakereler yoluyla kendi sorunlarını çözebilecek kapasiteyi üretmesini söylüyoruz. Ama bunun yerine sürekli olarak bu tip yan yollara başvuruyorlar. Otobandan ayrılmamak gerekir. Otobandan ayrıldığında çoğu zaman şarampole düşüldüğü görülmüştür. Aynı hatayı tekrar yapmaya gerek yoktur. Tabii Rum kesiminin İsrail’le kurduğu ittifak utanç verici bir ittifaktır. Bu kadar katliam gerçekleştirmiş bir siyonist yapıyla yan yana durmak onların kendi bileceği bir iştir. Ama bugün uluslararası sorunlarda Türkiye ile ilişkilerde yanlış yerde durdukları gibi, uluslararası meselelerde de tarihin doğru tarafında durmamaktadırlar. Fransa’nın Sahel bölgesinden Akdeniz’e kadar olan tüm bu alanlarda yaptığı değerlendirmelerin ve attığı adımların ne kadar yanlış olduğu son birkaç yılda açıkça görülmüştür. Fransa’nın bunlardan vazgeçmesi ve Türkiye ile olan müttefiklik ilişkisini gerçekçi ve doğru bir zeminde ele alması herkesin faydasınadır."
"ALEVİ VATANDAŞLARIMIZI İNCİTEN BİZİ DE İNCİTİR"
Geçtiğimiz günlerde bir köşe yazarı, CHP eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu için “kılıç artı” ifadesini kullanmıştı. Bu da toplumda bazı kesimleri rahatsız etmiş ve tepkilere neden olmuştu. Buna ilişkin yaklaşımınız nedir?
"Tabii biz CHP ya da başka partiler veya bazı köşe yazarları arasındaki bu tartışmaların tarafı değiliz. Ancak kullanılan o ifade bütün Alevi canlarımızı ve Alevi vatandaşlarımızı inciten bir ifadedir. Alevi vatandaşlarımızı ve canlarımızı inciten bir ifade bizi de incitir. Bunu kendimize yapılmış sayarız. O ifade bir nefret söylemidir. Doğrudan nefret söylemi olarak değerlendirilmelidir ve kategorik olarak reddedilmelidir. Alevi kardeşlerimize ve vatandaşlarımıza yönelik bu tür çirkin ifadelerin kullanılmasını en güçlü şekilde kınıyoruz. Bunu reddediyoruz ve kendimize yapılmış sayıyoruz. Bu tür nefret söylemlerinin hem ahlaki olarak mahkûm edilmesi hem de bu konularda daha güçlü bir hassasiyet gösterilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Alevi vatandaşlarımıza yönelik bu çirkin ifadeleri insanlığa yapılmış bir saygısızlık olarak görüyor, kınıyor ve hep birlikte reddediyoruz."

